Su ve Tuz

Tuzun Tarihçesi

Tuz yaşamsal öneminden ötürü en çok kullanılan; gıdalarda tat vermek ve kokuşmasını önlemek için kullanılan mineraldir. İnsanın tuzu kullanmaya başlaması kesin olmamakla birlikte oldukça eskiye, M.Ö. 10000 yılına gider. Çin’de M.Ö. 3000 yıllarında tuz üretildiği düşünülmektedir. Tuzla ilgili ilk yazılı belgeler M.Ö. 2250 yıllarına dek uzanır. Tuz ticareti de baharat ticareti gibi önemli kervan yollarını doğurmuştur. Heredot zamanında Suriye limanlarıyla, İran Körfezi arasında tuz ticareti çöl üzerinden yapılmaktaydı. Dinyeper nehri kolları üzerinde tuz kaynakları, güney Rusya’da yaşayanlarla Egeliler arasında ticaretin gelişmesini sağlamıştır. Bazı yerlerde tuz para yerine geçmiştir, Romalı askerlere tuz satın almaları için aylık (Salaria) verilmiştir. Orta çağda ise maden üretimi durdurulmasına karşın tuz üretimi sürdürülmüştür. Bu olayda tuzun önemi konusunda açık bir göstergedir.

Kimyasal Yapı Olarak Tuz:

Kristalleşen tuz Na ve Cl iyonlarından oluşur. Tuz saf halde iken yaklaşık % 40 Sodyum, % 60 Klor’dan meydana gelir. Yüksek basınç altında plastik özellik gösteren tuzun özgül ağırlığı 2,1 - 2,55 gr/cm3 arasında değişir. Erime noktası 800, 8oC, Kaynama noktası ise 1.412oC’dır. Doğadan üretildiği şekliyle rengi gri, sarı, kırmızı hatta mavi ve yeşil olabilir. Bu renk farklılıkları üretildiği kaynak özelliklerine göre değişir. Tuz saf halde iken renksizdir.

Tuz adının kökeni:

Fransızların Sel, İtalyanların Sal, İngilizlerin Salt, Almanların Salz kelimeleri, esas itibarıyla tuz anlamına gelen Latince Sal kökünden gelmektedir. Türkçemizde kökü Latinceden gelme, tuzla ilgili birçok sözcükler farkında olmadan kullanılmaktadır. Buna en iyi örnek Salamura kelimesi latince “Salmacudus” Sal ve Maria kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiş olup, tuzlu su anlamını taşımaktadır.


Vücudumuz İçin Tuzun Önemi

Hücrelerde canlılık olaylarının sürekli olabilmesi için; vücuda her gün yaklaşık 2-2,5 lt. su ve 3-6 gram tuz almak gerekir. Vücuda her gün gerekli oranlarda tuz alınmadığı zaman; sebebi açıklanamayan-bilinemeyen sağlık sorunlarıyla karşı karşıya kalınır. Bu sebepten dolayı tuzda su gibi temel besin maddesidir. Hastalıklardan uzak bir şekilde yaşama devam edebilmek, ancak bu iki temel besin maddesinin her gün düzenli olarak gerekli miktar ve kalitede vücuda alınmasıyla mümkündür.

Neredeyse bütün canlılarda, temel biyolojik fonksiyonları tuz ve su dengede tutarak düzenler. Su ve tuz insan vücudu için temel besin maddeleri olmasının yanı sıra mucizevi bir biçimde iyileştirici güç etkenidir.

Su ve tuzdaki iyileştirme gücü, çağdaş bilimin gelişmesiyle, insanın pek çok sahada sahip olduğu bilgiler gibi yeniden araştırılıp gün yüzüne çıkarılmaktadır. Yüzyıllar boyunca, hemen hemen dünyanın her tarafında , su ve tuz birlikte kullanılarak önemli bir iyileştirici-tedavi edici besin maddeleri olmuşlardır.

Çok basit bir baş ağrısı çektiğimiz zaman, vücudumuzun bize vermeye çalıştığı sinyalleri görmezlikten gelip, hemen en yakınımızdaki ağrı kesicilere koşarız. Vücudumuzun bize vermeye çalıştığı sinyalleri dikkate alıp çözüm üreteceğimize , ağrı kesicilerle o imdat çağrılarını bastırmaya çalışırız. Bu ağlayan bir bebeğin ağzını kapatarak susturmaya benzer. Su ve tuz konusunda elde ettiğimiz bilgiler, deneysel uygulamalar sonucu ortaya çıkarılmışlardır. Doktor FereydonBatmanghelidj; İran cezaevinde hasta olan ve açlık grevlerine giden bütün mahkumları, kendisidedahil olmak üzere su ve tuz ile iyileştirerek, hayatta kalmalarını sağlamıştır. İki buçuk yıl süren mahkûmiyetini kendi isteğiyle, tahliye edilmesine rağmen altı ay uzatarak deneysel uygulamalarını tamamlamak için mahkemelerden geç tahliye edilmesini talep edip, bilimsel çalışmalarını tamamlamıştır. Bugün Almanya'da bir Amerikan sağlık enstitüsünün başında bulanan Profesör Peter Ferreira ve Doktor Barbara Hendel; 60 küsur doktor grubuyla bu enstitüde insanları sadece su ve tuz ile iyileştiriyorlar. Bundan dolayı su ve tuzun iyileştirici gücünü keşfetmek için; ne büyük bir laboratuara, ne büyük bir araştırmaya, nede başka bir dayanağa ihtiyaç yoktur. En büyük laboratuar kendi vücudumuzdur. Kendi vücudumuzu gözlemleyerek elde edeceğimiz sonuçlar, gerçek kontrollerdir. Suyun ve tuzun iyileştirici gücünü, kendi vücudumuzda çok kısa bir sürede gözlemleyebiliriz. Burada dikkat etmemiz gereken en önemli şey; suyun ve tuzun sadece miktarı değil, kalitesidir. Satın aldığımız en ufak bir eşyanın markasına varıncaya kadar her şeyin kalitesini ararken, vücudumuzu oluşturan ve canlılığımızı sağlayan bu iki temel besin maddesinin kalitesi ve miktarı üzerinde hiç düşünülmemiştir. Doğal tuzda; doğada var olan ve suda çözülebilen 84 element varken, rafine edilmiş sofra tuzunda bu sadece sodyum klorüre (NaCl) indirgenmiştir. Doğal tuz vücudumuzun zorunlu beslenme maddesi iken rafine edilmiş tuz, vücut için agresif bir zehir maddesi haline getirilmiştir. Vücut; bu zehirli agresif maddeyi dışarı atabilmek için daha çok suya ihtiyaç duyar. Böbrekler rafine tuzu dışarı atabilmek için zorluk çeker. Dışarı atamadıklarını vücutta nötrleştirmeye çalışır. Nötrleştiremediklerini kemikler ve eklemler üzerinde biriktirmeye başlar. Buda romatizma, gut, artrit ve arthose(sürekli eklem ağrıları) gibi kemik ve eklem hastalıklarının oluşmasına sebep olur.


TUZ ÇEŞİTLERİ

Tuz dünyada genel olarak üç yöntemle elde edilmektedir.

Bunlar;

1) Deniz suyunun kurutulmasıyla elde edilen DENİZ TUZU.

2) Deniz veya kaya tuzunun rafine edilmesiyle elde edilen SOFRA TUZU (Saf Sodyum Klorür)

3) Dünyanın farklı bölgelerinde çıkarılan KAYA TUZU veya HİMALAYA KRİSTAL TUZU.


Deniz Tuzu

Dünyamızın yaklaşık %70' ini denizler oluşturur. Deniz suyunda yaklaşık olarak %3,5' ini tuz oluşturmaktadır. Bu oran, denizden denize %1 ile %4,5 arasında değişiklik göstermektedir. Denizlerden tuz elde etme yöntemi en eski yöntemlerden biridir. Deniz kenarlarına suni göller yapılır, deniz suyu bu suni göllere alınır, güneş enerjisiyle buharlaştırılıp, arta kalan tuz alınarak elde edilir. Deniz suyunda, çok fazla miktarda bulunan sodyum klorla birlikte, doğada bulunan ve suda çözülebilen 84 elementte bulunmaktadır. Deniz tuzu, kaya tuzu, özelliklede kristal tuz, elementler ve iz elementler bakımından birbirlerine oldukça yakındırlar. Denizlerin tuzu mineraller açısından oldukça zengindir. Ancak deniz tuzu, çevre kirliliğinden dolayı, ağır metallerle yüklüdür. Bunun yanı sıra neredeyse bütün deniz tuzları rafine edilmektedirler.

Sofra Tuzu (Rafine Tuz)

Rafine edilmiş tuzun kaynağı; deniz ve kaya tuzudur ve 84 element içerir. Bu doğal tuzlar rafine edilerek içerisindeki 82 element ve iz elementler alınır, geriye sadece saf sodyum klor kalır. Böylece rafine tuzun doğal tuzla hiçbir ilişkisi kalmaz. Bundan dolayı sofra tuzunun insan vücuduna faydasından çok zararı vardır. Çünkü sofra tuzu insan vücudu için agresif ve dışarı atılması gereken bir maddedir.


Vücudumuz bu agresif zehiri dışarı atabilmek için 1 gram tuza karşılık, 23 misli suya ihtiyaç duyar. Bu tuzu dışarı atabilmek için vücutta yeteri kadar su varsa; böbrekler günde 5-7 gram kadar tuzu dışarı atabilir. Vücutta yeteri kadar su yoksa, bu agresif zehiri dışarı atabilmek için hücrelerdeki su kullanılır. Hücre suyu bu iş için fazla miktarda kullanılırsa, hücrelerde su kıtlığı başlar ve hücreler ölür.

Eğer hücre ölmeyip mutasyona uğrarsa, vücutta çeşitli hastalıklar ortaya çıkar. Rafine edilmiş tuzun, tansiyonu artırmasının sebebi işte burada yatar. Çünkü yüksek tansiyon, vücutta sürekli bir su kıtlığının ürünüdür. Rafine tuzu vücuttan çıkarmak için hücre feda edilince, vücudun hızlı bir biçimde kuruma süreci başlar.

Vücut su ile nötrleştiremediği sofra tuzunu kemikler ve eklemler üzerinde kristalleştirir. Buda uzun vadede vücudumuzun ölümüne yol açacak organizma bozukluklarına sebep olur.


Kaya Tuzu ve Himalaya Kristal Tuzu

Kaya tuzu, hemen hemen dünyanın pek çok yerinde bulunup çıkarılmaktadır. Ancak Himalaya kristal tuza, şu ana kadar dünyanın pek az yerinde rastlanmıştır. Kristal tuzların en önemlisi; Pakistan sınırları içinden geçen Himalaya sıradağlarının altında bulunan Himalaya Kristal Tuzudur. Himalaya Kristal Tuzu, yaklaşık olarak 250 milyon yıl önce ana denizin kuruması sonucu oluşmuştur. Himalaya Kristal Tuzunu kaya tuzundan ayıran en önemli özelliği ise; yüksek basınç altında kristalleşmiş olmasıdır. Denizleri kurutan yüksek güneş enerjisinin belli bir kısmı bu tuzlarda hapsolarak depo edilmiştir. Himalaya Kristal Tuzu, su içinde çözüldüğünde, milyonlarca yıl önce içinde depo ettiği bu güneş enerjisini tekrar suya verir. Yapılan laboratuar araştırmaları; gerek kristal oluşumu açısından, gerek minerallerin bileşimleri açısından ve gerekse de çıkarılış-üretim biçimi açısından dünyadaki en kaliteli tuzun, Himalaya Kristal Tuzu olduğunu ispatlamıştır. Himalaya Kristal Tuzu; kristalleşme evrimini tamamladığından dolayı molekül yapısı çok küçük ve incedir. Bundan dolayı bu kristal tuz kollodialdir ve hücre içerisine çok rahat bir biçimde girebilmektedir. Kaya tuzu ile kristal tuz arasındaki bu fark, taş kömürü ile elmas arasındaki farkla aynıdır. Taş kömürü ile elmas kimyasal açıdan aynı minerallere sahiptirler ve her ikisi de karbon atomundan meydana gelmişlerdir. Kömür kristalleşme evrimini tamamlayamadığı için siyahtır ve saydam değildir. Elmas ise; çok yüksek bir basınç altında yoğunlaşarak saydamlaşmış, sertleşmiş ve parlaktır. İşte kaya tuzu ile kristal tuz arasındaki fark böyledir. Kaya tuzu oldukça kaba bir molekül yapısına sahiptir ve hücre içine girmesi oldukça zordur. Kristal tuz ise bunun tam tersidir.


Tuz Neden Rafine Edilir?

1) Sodyum Klorürün Yüksek Kimyasal Reaksiyon Yeteneğinden Dolayı 
Saf sodyum klorür, hemen her türlü madde ile kimyasal tepkimeye girebilmektedir. Bu yeteneğinden dolayı özellikle plastik, cam, boya ve ilaç endüstrisinde çok fazla kullanılır.

2) Tuz Üretiminin %97'si Endüstride Tüketildiğinden Dolayı
Endüstrinin farklı alanlarında tuz üretiminin %97'si kullanılmaktadır. Tuz üretiminin yalnızca %3'ü gibi çok az bir kısmı sofra tuzu olarak sofralarımıza gelmektedir. Endüstri için gerekli olan saf sodyum klorürdür. Bundan dolayı doğal tuzda bulunan diğer elementler ayrıştırılarak dışarı atılır.

3) Üretim Kolaylığından Dolayı
Eskiden tuz, el emeğiyle kazma kürekle çıkarılırdı. Bugün modern tuz tesislerinde; tuz ocaklarına su motorlarıyla su pompalanır. Bir süre sonra tuz, suda çözüldüğünden, doymuş çözelti olarak tekrar geri çekilir. Tuzla birlikte kireç, balçık, toprak, fosil kalıntıları, sıkışmış bitki kalıntıları gibi maddelerde yukarı çekilir. Yukarı çekilen bu tuzlu su; yüksek sıcaklık ve ayrıştırma basıncı altında sudan alınıp ayrıştırılarak yeniden kristalleştirilir. Farklı kimyasal ayrıştırmalardan geçirilerek, doğal tuzdan diğer elementler çıkarılır. Bu şekilde 1 litre tuzlu sudan 200-350 gram saf sodyum klorürü elde edilir. Daha parlak görünmesi, nem tutmaması ve akışkan olabilmesi için ayrıca: Kalsiyumkarbonat (CaCO3), Magnezyumkarbonat (MgCO3), Alüminyumsilikat ve Alüminyumhidroksit (AlCOH3) gibi kimyasal maddeler ilave edilir. Özellikle Alüminyum elementinin Alzheimer hastalığına yol açtığını artık hemen hemen herkes bilmektedir.


TUZ GERÇEĞİ

İyot yetersizliğinden korunmak için iyotlu tuzun yemeğe ocaktayken değil sofradayken katılması gerektiği açıklandı.

Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Endokrinoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zerrin Orbak, iyot elementinin, insan vücudunda beyin başta olmak üzere tüm organların düzenli büyümesi, gelişmesi ve çalışması için gerekli hormonların yapımında kullanıldığını belirtti.

Orbak, Türkiye'de içme suyu ve besinlerle yeterli miktarda iyot alınamadığını, iyot yetersizliğinden vücudun iyot açığı kapatılarak korunulabileceğine dikkati çekerek, sözlerini şöyle sürdürdü:

“İnsanlarımızın yaşadığı iyot yetersizliğinin önüne geçilmesi için ülkemizde 1994 yılından bu yana 'İyot Yetersizliği Hastalıklarının Önlenmesi ve Tuzun İyotlanması Programı” yürütülüyor. Programın uygulanmasının ardından ülkemizde iyotlu tuz kullanımı artmakla birlikte henüz yeterli düzeyde değildir.”

Türkiye'de market, süpermarket ve hipermarketlerde bulunmamakla birlikte başka birtakım yerlerden iyotlanmamış tuz temin edilebildiğini vurgulayan Orbak, iyotsuz tuzların satın alınmamasını istedi.

Sorunun önüne geçmek için sadece tuzların iyotlanması ve iyotlu tuz kullanımının yeterli olmadığını vurgulayan Orbak, “İyotlu tuz nemli olmayan ortamlarda, kapalı kutularda ve dolaplarda saklanmalı. Beklenen faydanın gerçekleşmesi için iyotlu tuz yemeğe ocaktayken değil sofradayken katılmalı. Açıkta bırakıldığı takdirde tuzdaki iyot yok oluyor, yemek sıcakken katıldığında da tuzdaki iyot etkinliğini kaybediyor. Ev hanımlarının bu konuda bilinçlendirilmesi faydalı olacaktır” diye konuştu.

Orbak, iyot yetersizliğinin yaşanılan bölgedeki toprak, su ve bitkilerdeki iyot miktarına bağlı olarak değişik düzeylerde ortaya çıktığını bildirdi.


Neden olduğu sağlık sorunları

Sağlık Bakanlığı'nın halkı iyot yetersizliği konusunda bilinçlendirmek için hazırladığı kitapçıkta, iyot yetersizliği yaşanması halinde tiroit bezinden kana geçen hormonların yeterli miktarda yapılamadığı, hemen hemen tüm organların büyümesi, gelişmesi ve işlevlerinde sorunlar ortaya çıktığı, boy uzamasının durduğu, zihinsel işlevlerin gerilediği vurgulandı.

İyot yetersizliği anne karnında ve bebeklikte düşük, ölü doğum, bebek ölümü, sağırlık, dilsizlik, cücelik, zeka geriliği ve doğum anomalilerine neden oluyor. İyot yetersizliği çocukluk ve gençlik döneminde ise guatr, kısa boyluluk, zihnin yetersiz çalışması, öğrenme yetersizliği, algılama yetersizliğine yol açıyor.

İyot yetersizliği yetişkinlerde ise guatr ve verim düşüklüğüne neden oluyor, tiroit kanseri riskini artırıyor. İyot yetersizliğinden kaynaklanan hastalıklarının başında, en çok bilinen ve görülebilen guatr geliyor. Guatr her yaş grubunda önemli bir hastalıktır. İyot yetersizliği hastalıklarından en ciddi olanı ise bilinmeyen ve gözle görülemeyen bir sorun olan beyin özrü ve zeka geriliğidir.


TUZ MADENİNDE ASTIM TEDAVİSİ

Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti’nde yerin 100 metre altındaki eski bir tuz mağarasında kurulan fizyoterapi merkezinde, astım ve bronşit hastaları tedavi ediliyor.

1979 yılından itibaren rehabilitasyon merkezine dönüştürülen tuz madenindeki mağaralarda hastalar tedavi oluyor. Azerbaycan’a bağlı Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti’nde yerin 100 metre altındaki eski bir tuz mağarasında kurulan fizyoterapi merkezinde, astım ve bronşit hastaları tedavi ediliyor. Avrupa ülkeleri, Türkiye, Rusya ve Kazakistan’ın yanı sıra birçok ülkeden tedavi olmak için her yıl yüzlerce astım ve bronşit hastası, fizyoterapi merkezine geliyor. 350 yatak kapasiteli hastane yazın günde 200, kışın ise 10 hastaya hizmet veriyor. Tuz tedavisinde, kesin sonuç alma başarısının çocuklarda yüzde 95, yetişkinlerde yüzde 85 olduğunu belirten Buz Dağı Fizyoterapi Merkezi Başhekimi Dr. Ruslan Süleymanov, çocukların yılda 15, yetişkinlerin 20 gün süre olmak üzere 4 yıl boyunca tedavi gördüklerini söyledi. Gündüz hayatlarını normal bir şekilde sürdüren hastaların geceyi tuz tedavi merkezindeki galeride geçirdiklerini kaydeden Dr. Süleymanov, “Herhangi bir havalandırma sisteminin bulunmadığı merkezde, oksijen basıncının düşük olması ve havadaki klor iyonlarının solunmasıyla astım ve bronşit hastalıklarının tedavisinde yüzde 100’e yakın bir başarı elde ediliyor” dedi. Fizyoterapi merkezinde 15 günlük bir tedavinin maliyeti ise 300 ile 400 dolar arasında değişiyor.

16 Aralık 2010 Perşembe

Türkiye Gazetesi


TUZ ve İNSAN SAĞLIĞI

Tuz vücudun önemli bir bileşimini oluşturur. Kanda ve diğer vücut sıvılarında fazla miktarda bulunur. Dokularda daha az bulunur. Yetişkin bir insanda 50-60 gr kadar NaCl vardır. Vücudun terlemesiyle çıkardığı tuz yine dışarıdan alınacak tuzla karşılanır. Bitkisel besinlerle beslenen insanların tuza ihtiyacı, hayvansal besinlerle beslenenlerden daha fazladır. Yani ette daha fazla NaCl bulunmaktadır. Dokulardaki tuzların başlıca görevi normal ozmotik (gelişen) basıncı muhafaza etmektir.

Sodyum iyonu vücudun ozmotik (gelişen) yapısında çok önemli rol oynar. Yani hücrelere besleyici maddenin (vitamin, mineral, enzim, amino asit ve glikoz gibi) girişi ve hücrelerdeki artık maddelerin dışarı çıkarılmasında, kısaca transportta rol oynar. Ayrıca sinir ve kaslarda uyarıları iletmede rol oynar. Sodyum - Potasyumla birlikte hücrelere giriş ve çıkışları kontrol ederler. Sodyum beyin hücreleri arasında iletişimi sağlar ve sodyum eksiliği beyin hücreleri arasındaki iletişim hızını azaltır.

Klor iyonunun yetersizliği kanın pH değerinin asitleşmesine bu dürüm ise asi doza sebep olur, asi dozsa çok tehlikeli bir durumdur. Asi doz böbrek zafiyeti, akciğer iltihaplanması, aşırı kusma ve ishale sebep olur. Klor bilindiği gibi şehirlerin su şebekesine katılır, (çünkü klor mikroplan öldürür. Klor aynı şekilde bağırsaklardaki zararlı bakterilere ve bunların ürettiği zehirli gaz ve zehirli alkolleri zararsız hale getirir.

Az tuz alındığında sodyum yetersizliği nedeniyle kalp ritim bozukluğu, yorgunluk, baş ağrısı ve bayılma gibi rahatsızlıklar ortaya çıkar. Yüksek tansiyona karşı alınan ilaçlar (antihipertensif) üreyi artırır, trigliserid, kolesterol ve şeker metabolizmasını bozar, kan akışını yavaşlatır ve bu da yüksek tansiyona sebep olur.


Zararlı olan tuz değil

Sağlıklı beslenmek isteyenlerin en çok dikkat etmeye başladığı şeylerden biri de tuz kullanımını minimuma indirmek...

Evet, sofra tuzu da denen rafine edilmiş tuz, hücrelerden sıvı geçişini engelliyor ve bu yüzden de kronik böbrek sorunlarına neden olabiliyor. Ayrıca, tuz tansiyon ve kalp hastalıklarının ortaya çıkmasında da etken. Rafine tuz aynı zamanda, doğal tuzun içerdiği pek çok mineralden yoksun olduğu için vücudumuzu alması gereken bazı minerallerden mahrum bırakıyor ve bu da pek çok hastalığa davetiye çıkarıyor.
Peki, rafine tuzun kimi açılardan sağlıksız olduğunu biliyoruz da neden bazı işlemlerden geçirerek içeriğindeki minerallerden mahrum bırakıyoruz? Üstelik vücudumuzun suya ve tuza olan ihtiyacını bildiğimiz halde...
Bunu en basit haliyle şöyle anlatabiliriz: Çünkü işlenmemiş tuz, sahip olduğu mineraller yüzünden suyu emme özelliği gösterir. Ve bu da tuzun akıcı olmamasına yol açar. İşte bu yüzden de doğal tuz, sofrada kullanılması pek kolay olmayan bir hâl alır. Oysa hem içerdiği mineraller bakımından, hem de işleme tabi tutulmamış olması bakımından sağlıklı olanı doğal tuzdur.
Doğal tuzdan kastımızın deniz ve kaya tuzu olduğunu da belirtelim. Büyük marketlerin raflarında biraz çaba harcayarak deniz tuzu bulabilirsiniz. Kaya tuzu, özellikle çekilmemiş olanını almak ise biraz daha çaba gerektiriyor. Çünkü kaya tuzunu ancak belli başlı marketler bulunduruyor.
Bizler, yanlış olmasına karşın, tuzu yemeklere pişerken atmayı tercih ediyoruz. O halde kaya ya da deniz tuzu kullanmanın pek de bir zorluğu yok diye düşünüyorum. Eğer sofraya illa tuz koyacaksanız da bu iş için küçük, sevimli tabaklar kullanabilirsiniz.


TUZUN BİLİNMEYEN MUCİZELERİ

- Tuz doğal ve etkili bir antihistaminiktir. Astım tedavisinde kullanılır.

- Tuz, vücutta stresi azaltan bir öğedir.

- Beyin hücrelerinden asit fazlasının çıkarılmasını sağlar.

- Tuz böbreklerdeki asitin temizlenmesini sağlar. Vücutta yeterli tuz olmazsa asitlik giderek artar.

- Duygusal ve ruhsal sorunların tedavisinde kullanılır. (İçerdiği lityum nedeniyle)

- Tuzlu su, doğal antioksidan görevlerini yapar ve vücudu zehirli atıklardan temizler.

- Tuz, kanserden korunma ve kanser tedavisi için kullanılır.

- Tuz, kas sıklığının ve gücünün korunmasını sağlar.

- Tuz, düzensiz kalp ritmini dengeler, tansiyonu düzenler.

- Tuz, uyku düzenini sağlar uykuyu düzenler.

- Tuz, diyabetik tedavisinde gerekli bir öğedir.

- Tuz, vücut hücrelerinde, hidroelektrik enerji üretimini sağlar.

- Tuz, doğumdan ölüme kadar sinir hücrelerinde bilgi üretimi ve iletişimi sağlar.

- Tuz, besinlerin bağırsaklarda emilimini sağlar.

- Tuz, özellikle astım anfizem ve kistik fibröz vakalarında akciğerleri mukoz salgıdan ve yapışkan balgamdan korur.

- Dil üzerine koyulan tuz, geçmek bilmeyen kuru öksürüğü tedavi eder.- Tuz, boğazda balgam toplanmasını ve sinüs tıkanıklığını giderir.

- Tuz, gut ve guta bağlı artritin önlenmesini sağlar.

- Tuz uykuda ağızdan çıkan aşırı tükürük salgısına engel olur. Aşırı tükürük salgısı vücuttaki tuz yetersizliğinin göstergesidir.

- Tuz, kaslardaki krampların giderilmesini sağlar.

- Osteoporoz, su ve tuz yetersizliği sonucu oluşur.

- Tuz kemik yapısının sağlamlığı için gereklidir.

- Tuz, serotonin ve melatonin salgılanmasına neden olduğu için özgüveninizi arttırır ve kendinizi daha çok beğenmenizi sağlar.

- Libidonun korunmasına yardımcı olur. (libido= insana yaşama gücü veren enerji)

- Tuz, çene sarkmasını önler.

- Tuz, bacaklarda ve uylukta damarların genişlemesine ve örümcek ağına benzer damar ağlarının oluşumuna engel olur.

Himalaya kristal tuzunda yaklaşık 84 mineral vardır. İnsanın vücudu bunların bir kısmına eser miktarda gereksinim duyar. Sofra tuzunun içinden bu yararlı mineraller çıkarılır ve toz halinde kalması için, içine alüminyum silikat katılır. Alüminyumun sinir sistemi üzerinde toksik etkisi vardır. Alzheimer hastalığının başlıca sebeplerinden birisi bu alüminyumdur. Meyvelerimizi yemeden önce bir miktar kristal tuz eklemek doğru olacaktır. Aynı şeyi taze sıkılmış bütün meyve sularına da yapmak gerekir. Bununla sodyum ve potasyum alımını dengelemiş oluruz.


Tuzun Vücuttaki Görevleri

İnsan vücudunun temel yaşamsal fonksiyonlarını su ve tuz birlikte düzenler. Hücrelerimizin içindeki sıvı ile hücre dışındaki sıvı, yoğunlukları farklı olan birer tuzlu sudur. Vücudumuzdaki hiçbir sinir hücresinin, diğer organ hücreleriyle herhangi bir bağlantısı yoktur. Oysaki beyin, vücudumuzun bütün hücreleriyle iletişim içerisindedir. Yalnız bu iletişim, hürce dışı suyun elektrik iletkenliği özelliğinden yararlanılarak yapılır. Saf su elektrik iletmez. Yalnızca tuzlu su elektrik iletir. Böylece hücreler arası ve hücrelerle sinir sistemi arasında iletişim mümkün olmaktadır. Bu, şu demektir; Tuz olmadan insan ne düşünebilir, ne konuşabilir, ne de diğer organların verdiği bilgileri alıp reaksiyon gösterebilir. Vücudumuzdaki bütün yaşamsal olaylar, hücre içi ve hücre dışı bu tuzlu suda gerçekleşmektedir.

Bütün hücrelerimize taşınan besinler, hücre dışındaki sıvıyla taşınır. Bu sıvıda besinler difüzyon yoluyla dağılır. Difüzyonun yayılma hızı, sıvının termodinamiğine bağlıdır. Isı su içerisindeki taneciklerin hareket enerjilerini arttırdığından difüzyon kolay ve hızlı olur. Genelde soğuk havalarda hasta oluşumuzun sebebi budur.

Hücre dışı tuzlu su ile hücre içi tuzlu su arasında madde alışverişi, yine bu iki su arasındaki tuz yoğunluğu farkından ortaya çıkan OZMOS ile olur. Hücrelerimizin dışındaki sıvının su oranı %94'tür. Buna karşılık hücre içindeki sıvının, su yoğunluğu
%75'tir. Bu oran insandan insana değişir. Ayrıca her insanın su ve tuz tüketme alışkanlığına da bağlı olarak değişebilir.

Kısaca tuz olmadan hiçbir canlılık olayı meydana gelmez. Tuz insan yaşamı için vazgeçilemez bir işleve sahiptir. Buna rağmen doktorlar 'Yüksek tansiyonunuz varsa, tuzdan uzak durun' derler. Bunu neden söylerler? Bu insanın ölümünü yavaş yavaş hızlandırması demek değil midir? Evet aslında doğru söylerler, tuzdan uzak durmak gerekir ama hangi tuzdan? Onların söylediği rafine edilmiş tuzdur. Doğal tuz, zorunlu bir besin maddesi iken, rafine edilmiş tuz tam anlamıyla vücut için düşman olan bir zehirden başka bir şey değildir. Rafine edilmiş tuz, sadece yüksek tansiyon yapmaz, kansere varıncaya kadar birçok hastalığında oluşmasına sebep olur. Bundan dolayı ister deniz tuzu olsun, ister kaya tuzu olsun, isterse kristal tuz olsun, eğer rafine edilmişse kesinlikle uzak durulmalıdır.

Vücudumuzda tuzun bir diğer önemli görevi de, potasyum-sodyum pompası ile OZMOS gücünün sürekliliğini yaratarak, vücudumuzun doğal su dengesini düzenlemektir. Aynı zamanda vücudun ağır me-tallerden ve toksinlerden arınmasını da sağlamaktır. Vücudumuzun günde ortalama 3-6 gram tuza ihtiyacı vardır. Bu ölçü yarım tatlı kaşığı tuz eder. Eğer vücudumuzda günlük tuz oranı 0,2 gramın altına düşerse, insanda tuz açlığı başlar. Bu vücudumuzda çeşitli fonksiyonel bozukluklara yol açar.

Günlük ihtiyacımızın üstünde vücudumuza tuz aldığımız zaman, eğer yeterince su içersek, bunu böbrekler, akciğerler ve deri yoluyla dışarı atabiliriz. 1 gram tuzu dışarı atabilmek için 23 gram suya ihtiyaç vardır. Bundan dolayı her gün doğru oranda tuz ve doğru oranda su almak gerekir. Yeterli oranda tuz alınmadığı zaman vücutta aşağıda ki belirtiler ve bozukluklar ortaya çıkar.

- Aşırı terleme
- Mide bulantısı ve kusma
- Yorgunluk
- Vücudun esnekliğinin kaybolması
- Deri kuruması
- Uzun zamanlı ishaller
- Kramp
- Düşük tansiyon
- Kan dolaşım bozuklukları


SU

İnsan vücudunun yaklaşık olarak dörtte üçü su, dörtte biri tuzdan ibarettir. Vücudumuzun su ve tuz dengesi, aynen doğadaki su ve tuz dengesi gibidir. Yaşamımızın ve düşüncelerimizin kaynağı su ve tuzdur. Yaklaşık olarak 40.000 farklı ''hastalık ''var. Bu hastalıkların bastırılmasında 58.000 farklı ilaç kullanılıyor. Bu 40.000 farklı hastalıkla uğraşan 1.200 farklı tıp alanı var. ''Hastalık'' kelimesi aslında Enerjimizdeki açıklık ve eksikliktir. Eğer kendimizdeki enerji eksikliğinin sebeplerine inersek; semptomlar (belirtiler - arazlar) kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Semptomları alopatik ilaçlarla tedavi etmeye çalışırsak; ''hastalığı'' bastırmış ve bloke etmiş oluruz. (P.Ferreira/ Wasser and Salt )

Bunu şuna benzetebiliriz: Arabanızla seyir halindeyken yağ lambasının kırmızı yandığını gördünüz. Sakızınızla lambanın üzerini kapatıp yola devam ettiniz. Bir süre sonra motor saracak ve bütün arabayı bozacaktır. Artık arabayı yürütemezsiniz. Bedenimizdeki hastalıkları da bu şekilde görmeliyiz. Son yıllarda hastalıklar bedenlerimizi çok fazla oranda esir alarak erken ölümleri arttırmaya başladı. Bunun iki temel nedeni var: ENDÜSTRİLEŞTİK ve KİMYASALLAŞTIK.

Bizler kalite yerine sadece miktarla uğraşıyoruz. Bundan dolayı yaşamsal gıdalarımızdaki CANLILIĞA dikkat etmeyi unutuyoruz. Örneğin; yeni bir yavru dünyaya getirmiş olan ineğin sütünü ele alalım. Bu sütü dayanıklı olsun diye pastörize edelim. Pastörize ettikten sonra biyokimyagerlere inceletelim. Pastörize işlemiyle hiçbir şey kaybetmediğimizi saptarız. İçinde aynı miktarda kalsiyum ve albümin olduğunu görürüz. Pastörize işleminden iki saat sonra bunu yavruya içirelim. Eğer yavru bu sütü içerse 21 gün içinde ölmüş olacaktır. Peki bu nasıl olur? Kimyasal- analitik olarak her şey içinde, hiçbir şey değişmedi. Peki değişen ne? Sütü pastörize ederek canlılığını aldık. Sütteki molekül yapısını bozduk, sütün geometrisini bozduk. Maddesel olarak baktığımızda sütte hiçbir şey eksik olmasada, bizim için ''YAŞAMSAL GIDA'' dediğimiz ayrıcı özellik eksiktir. Artık o yaşamsal gıda değildir. Demek ki, ne kadar yaşamsal gıda aldığımızı kendimize sormamız gerekir. Aldığımız miktara değil, kaliteye dikkat edersek, organizmanın ne kadar az gıdaya ihtiyacı olduğunu saptamış oluruz.

1970'li yılların sonlarında İngiltere'de mikrodalga ile ilgili olarak birtakım deney- testler yapılıyor. Ev kedileriyle ilgili araştırma- deneylerle tanınmış Oxford 'da 8000 kedi kapalı, güneş görmeyen bir ortama alınıyor. Her gün yedikleri katı yiyecekler ve içtikleri su mikrodalgadan geçirilerek kedilere veriliyor. 2-3 hafta sonra kedilerin doğallıklarını kaybettikleri saptanıyor. 4-5 hafta sonra 8000 kedinin 8000'i de ölüyor. Her gün artan miktarda yiyecek almalarına rağmen hepsi açlıktan ölüyor. Neden? Nedeni çok basit: Mikrodalgadan geçirilen gıdaların içindeki mineral ve vitaminlerin geometrik yapısı bozuluyor, molekül yapısı bozuluyor. ''YAŞAMSAL GIDA” dediğimiz canlılık ölüyor. Her gün daha fazla yemelerine rağmen açlıktan ölüyorlar. Çünkü; ENERJİ; bir taraftan enformasyon (bilgi), diğer taraftan canlılıktır.

Okul yıllarımızda kalbimizin en önemli organımız olduğunu öğrenmiştik. 7 gün 24 saat ve bir yaşam boyu aşağı yukarı hiç durmadan kan pompalar. Biz kalbimizin kendi motoruyla çalışan bir POMPA olduğunu biliyorduk. Aslında kalbimiz bir pompa değildir. Çünkü; kendi içinde; o pompayı çalıştıran bir motoru yok. İyi gözlendiğinde kalbimizin bir pompa değil bir tribün olduğunu kolayca anlayabiliriz. Bu tribün bedenimizdeki canlı bir güç tarafından çalıştırılır. Bu canlı güç ise sadece sudur. Her hücre suyunda kendi hareketi saklıdır. Bu tribün bir ritim sağlar, kalp atışını sağlar. Bu kalp atışları beyin akımımızın bağımlı olduğu elektriği üretir. Su, canlıdır, bir kimliği vardır ve kim olduğunu hatırlar ve tanır. Bundan dolayı su bir bilgi taşıyıcısıdır. Bir su molekülünü alın, normal koşullarda dondurun ve tekrar eritin. Kanarları ve kutuplarıyla tekrar eski aynı şeklini alır. Kim olduğunu hatırlar ve eski haline döner. Japon bilim adamı Masaru Emoto: suyun yapısını kelimelerle değiştirebileceğimizi 10.000 tane deney yaparak ve fotoğraflayarak ispat etmiştir. Burada kelimelerin gücünü düşünün. Her kelime önceden düşünülmüş. İşte bu kelimeler elektriktir, dalga boylarıdır. Kelimelerinizle herhangi birine aşırı derecede canlılıkta verebilirsiniz, uyuyamayacak kadar korkuda. Masaru Emoto sıvı nötr suyu alıp kelimelerle yani bilgiyle yükleyerek -4 derecede dondurmuş ve elektron mikroskobuyla fotoğraflarını çekmiştir.

Gıdalarımıza ne kadar dikkat edersek edelim. Çevremizdeki herhangi bir arkadaşımızın- tanıdığımızın bize yüklediği negatiflik, vücut kimyamızı bozar ve bizi hasta eder. Hemen o negatif dalga boylarından uzaklaşmalıyız. Çünkü; vücudumuz kendini mükemmel bir şekilde yeniler. Bedenimiz aynen bir araba aküsü gibidir, ancak şarj edilmelidir. Dünyada hiçbir doktor, mevcut olan 58.000 ilaçla bizi tedavi edemez. Bizi kim tedavi eder biliyor musunuz? KENDİMİZ. Bundan dolayı ‘bağışıklık sistemi’ dediğimiz kelime yanlıştır. Bizim bağışıklık sistemimiz yoktur, ENTEGRASYON SİSTEMİMİZ vardır. Gerekli enerjiye sahip olduğumuz sürece bedenimiz zararlı maddelerle gerektiği gibi başa çıkar.

Bedenimizin % 70'i sudan oluşur. Bu bizim için çok önemlidir. Suyun kalitesine dikkat ettiğimiz gibi miktarına da dikkat etmeliyiz. Çünkü çok az su içiyoruz. Günde ortalama 2-2.5 litre su içmeliyiz. Bir çok insan çay, kahve, limonata, kola gibi içecekleri tüketerek su ihtiyacını karşıladığını düşünüyor. Bu kesinlikle yanlıştır. Bu içecekler vücut suyunu çalıp vücuttan dışarı attıkları gibi ayrıca vücudu kandırıp susuzda bırakırlar. Su en mükemmel çözeltidir. Vücudunuzdaki bütün zararlı maddeleri çözer, kendine bağlar ve vücut dışına atılmalarını sağlar. Eğer böyle olmasaydı çamaşırlarımızı çayla, kahveyle yıkardık. Su vücudumuzda canlılık titreşimleri - rezonanslar oluşturarak birçok hastalıkları, Alzheimer rahatsızlığına kadar ve beynimizin kıvrımlarına yerleşmiş ola hafif ve ağır metal tortularını söker atar.

Su; bütün canlılar için yaşamsal bir öneme sahiptir. Bir çiçeğe üç gün su vermeyince boynunu büker, beşinci gün solar, yedinci gün ölür. Bitkiler suyu gökten bekler, hayvanlar suyun olduğu yere gider. İnsanlar ise suyu bulundukları yere götürürler. Götürüler ama içmek dışında suyla her şey yaparlar. Gelişen bilimsel araştırmalar; insanın günlük 2-2,5 litre suya ihtiyacı olduğunu tespit etmiştir. İnsanın, özellikle beynimizin ve sinir sistemimizin en temel enerji kaynağı sudur. Suyun vücuttaki önemi sadece enerji üretimi değildir. Hücrelerdeki madde değişimi sonucu ortaya çıkan toksinleri dışarı atarak vücudun asit ve baz dengesini dengede tutar.

İnsan vücudu yirmi yaşından itibaren sürekli su kaybeder. Bu duruma yaşlanma denilmektedir ve sebebi henüz bilinememektedir. İnsan günlük tüketmesi gereken su miktarını içmediği zaman vücutta kuruma başlıyor ve yaşlanma hızlanıyor. Hızlı yaşlanma ise; ölüme giden yolu kısaltmak demektir. Vücutta uzun süreli su kıtlığı yaşandığı zaman yüksek tansiyondan kansere kadar bir yığın sağlık sorunu ortaya çıkıyor. Sadece susadıkça su içmek, vücudun ihtiyacı olan suyu karşılamaya yetmez. Çünkü; insan vücudunun günlük su ihtiyacı kilo başına yaklaşık 30 ml.’dir. Günlük ihtiyacımız olan 2 – 2,5 litre suyu almadığımız -içmediğimiz zaman; vücut enerji açığını katı yiyeceklerden üretir.

Bununda 3 önemli sakıncası vardır:

Birincisi; bu yiyeceklerin hidrolize edilebilmesi için suya ihtiyaç vardır.
İkincisi; bu üretilen enerjinin ancak % 20'si beyine ulaşabilmektedir. Geriye kalanı vücutta yağ olarak depolanmaktadır.
Üçüncü ve en önemli problem ise; katı yiyeceklerden enerji üretimi sırasında ortaya çıkan toksinlerin dışarı atılamamasıdır. Bu zehirli maddelerin dışarı atılması gerekir. Dışarı atılmadığı zaman vücudun aşırı asitleşmesi sonucu ortaya çıkar. Bu zehirli maddeler ancak suyla dışarı atılabilir.
(Dr. Fereydoon Batmanghelidj)



SU İÇMEMİZ İÇİN 46 NEDEN

1- Hiçbir şey susuz yaşayamaz.
2- Göreceli su yetersizliği vücudun bazı fonksiyonlarını önce bastırır, sonra öldürür.
3- Su temel enerji kaynağıdır, vücudun "nakit akımıdır."
4- Su vücudun her hücresinde elektriksel ve manyetik enerji üretir, bize yaşam gücü verir.
5- Hücre yapısındaki maddeleri birbirine bağlayan bir yapıştırıcıdır.
6- DNA hasarını önler ve onarım mekanizmalarının daha iyi çalışmasına yardımcı olur, böylece üretilen anormal DNA sayısı azalır.
7- Bağışıklık sisteminin (bütün mekanizmalarının) merkezi olan kemik iliğinde, bu sistemi kanser de dahil olmak üzere, çeşitli hastalıklara karşı güçlendirir.
8- Bütün besinlerin, vitamin ve minerallerin temel çözücüsüdür. Vücutta besinleri küçük parçalara ayırır, sindirimlerinde ve son metabolik aşamalarında görev yapar.
9- Besinlere enerji verir ve parçalanan besinler sindirim sırasında bu enerjiyi vücuda aktarır. Susuz yenen yemeğin vücut için hiçbir enerji değeri yoktur.
10- Su, besinlerdeki gerekli ögelerin emilimini artırır.
11- Bütün ögelerin vücuda taşınmasına yardımcı olur.
12- Akciğerlerde oksijen toplayan kırmızı kan hücrelerinin çalışma verimini artırır.
13- Hücreye ulaşan su, o hücreye oksijen verir ve atık gazları vücuttan atılmaları için akciğerlere taşır.
14- Vücudun çeşitli bölgelerinden zehirli atıkları toplar ve atılmaları için karaciğer ya da böbreklere taşır.
15- Eklem boşluklarındaki temel yağlayıcı maddedir, artrit ve sırt ağrılarının oluşumunun önlenmesinde yardımcı olur.
16- Omurgadaki diskleri "şok emici su yastıkları" na dönüştürür.
17- Bağırsakları en iyi çalıştıran yağlayıcı maddedir, kabızlığı önler.
18- Kalp krizi ve felce karşı koruyucudur.
19- Kalp ve beyin damarlarında pıhtılaşmayı önler.
20- Vücudun soğutma (terleme) ve ısıtma (elektrik) sistemleri için vazgeçilmezdir.
21- Düşünme başta olmak üzere, bütün beyin fonksiyonları için bize güç ve elektriksel enerji verir.
22- Serotonin ve diğer nörotransmitterlerin (sinir ileticileri) üretimi için vazgeçilmezdir.
23- Melatonin de dahil olmak üzere, beyinde üretilen bütün hormonların yapımı için gereklidir.
24- Çocuklarda ve yetişkinlerde dikkat yetersizliği sorununa çözüm getirir.
25- Çalışma verimini artırır ve dikkat aralığını büyütür.
26- Su dünyadaki diğer bütün içeceklerden daha kolay bulunabilir ve hiçbir yan etkisi yoktur.
27- Stres, gerginlik ve depresyonun hafiflemesine yardımcı olur.
28- Uykuyu düzenler.
29- Yorgunluğun giderilmesine yardımcı olur ve bize gençliğin enerjisini verir.
30- Cildi yumuşatır ve yaşlılık belirtilerinin azalmasına yardımcı olur.
31- Gözlere canlılık ve parlaklık verir.
32- Glokomdan korunmamıza yardım eder.
33- Kemik iliğinde kan üretim sistemlerini düzenler, lösemi ve lenfoma oluşumunun önlenmesine yardımcı olur.
34- Vücutta enfeksiyon ve kanser hücrelerinin geliştiği bölgelerde bağışıklık sistemini güçlendirmek için çok gereklidir.
35- Kanı sulandırır ve dolaşım sırasında pıhtılaşmasını önler.
36- Kadınlarda, adet öncesi ağrıyı ve ateş basmasını hafifletir.
37- Kalp atışıyla birlikte kanı sulandırıp dalgalandırarak dolaşımdaki katı maddelerin dibe çökmesini engeller.
38- İnsan vücudunda dehidrasyon sırasında kullanılabilecek bir su deposu yoktur. Bu nedenle gün boyunca düzenli olarak su içmemiz gerekir.
39- Dehidrasyon cinsellik hormonunun üretimine engel olur, bu iktidarsızlık ve libido kaybının başlıca nedenlerinden biridir.
40- Su içtiğiniz zaman susuzluk ve açlık duygularını ayırt edebilirsiniz.
41- Kilo vermenin en iyi yolu su içmektir. Düzenli aralıklarla su için ve sıkı bir rejim yapmadan zayıflayın. Acıktığınız zaman aşırı yememeli, ama susadığınızda suyunuzu içmelisiniz.
42- Dehidrasyon, doku boşlukları, eklemler, böbrekler, karaciğer, beyin ve deride zehirli çökeltilerin birikmesine yol açar. Su bunları temizler.
43- Su, gebelikte sabah bulantılarını azaltır.
44- Zihin ve vücut fonksiyonlarını bütünleştirir. Karar verme ve hedefleri belirleme yeteneğini artırır.
45- Yaşlılıkta bellek kaybının önlenmesine yardımcı olur. Alzheimer, parkinson gibi hastalıkların riskini azaltır.
46- Kafein, alkol ve bazı ilaçlara duyulan bağımlılığın giderilmesine yardımcı olur.

Kaynak:
“SU / Hasta Değil Susuzsunuz” Dr. Fereydoon Batmanghelidj

PETER FERREIRA (anlatıyor)

Merhaba. Benim adım Peter Ferreira ve biyofizikçi olarak “Institute of Biophysical Research” (Biyofiziksel Araştırmalar Enstitüsü) adlı bir Amerikan Araştırma Enstitüsünün yöneticisiyim. Biyofizikçi olarak bitkiler, hayvanlar veya insanlardaki canlılığı araştırıyoruz. İlk etapta bizi ilgilendiren şey madde değil, saf enerjidir. Su, uzun zamandır artık H2O olarak, tuz da NaCl olarak tanımlanmamaktadır. Gerçekten bunların arkasında daha fazla şeyler vardır.

Su ve tuzu seçmemizin nedeni bedenimizin önemli oranda su ve tuzdan oluşmasıdır. Öncelikle biyofiziğe kısa bir giriş yapmak istiyorum. Konunun sadece su ve tuz olmadığını, bilgi (enformasyon) ve şuurluluk olduğunu çok hızlı bir şekilde anlayacaksınız. Bütün düşünceleriniz ve bunların kaynağı, su ve tuza bağlıdır. Burada daha sağlıklı olmak için değil, daha şuurlu olmak için belirli bir suyu içmeniz veya tuzu yemeniz söz konusudur, çünkü şuurlu olursanız, otomatik olarak daha sağlıklı olursunuz.

Biyofizik, fiziğin bölümlerindendir. Fiziğe tam olarak baktığımızda, fiziğin doğa bilimi olmadığını görürüz, çünkü, fizik ilk etapta mekanikle ilgilidir, tekerleğin mekaniği, daire üzerindeki tekerlek ve daireye aynı sonuca ulaşmak için sonsuz tekrarlanabilirlik için ihtiyaç duyarız. Eğer tek ve aynı deneyi 100 defa yaparsak ve aynı sonuca ulaşırsak, o zaman bilimsel olarak “Bu objektiftir, bu bilimsel olarak ispatlanabilir” deriz. Bu ölü şeylerde çok iyi fonksiyon görmektedir. Peki ya canlılarda?  Doğada daire olan hiçbir şey tanımıyoruz, her şey spiraldir yani aynı noktaya tekrar geri geliriz. Fakat yine de bambaşka bir düzlemde.

Ortalama olarak 40.000 farklı hastalık tanıyoruz, bunlar için 58.000 farklı alopatik ilacımız var ve bütün bu 40.000 farklı hastalıkla uğraşan yaklaşık 1.200 farklı tıp alanı var.  Biyofizikte “Hastalık” kelimesini biz enerjideki bir açıklık, eksiklik olarak tanımlıyoruz.  Burada eksik bir şeyler vardır ve eğer bunun nedenlerine inersek, o zaman semptomlar kendiliklerinden ortadan kalkacaklardır.  Çünkü eğer sadece semptomları tedavi edersek, muhtemelen alopatik ilaçlarla, o zaman semptomu bastırmış ve sonuç olarak bir şeyleri bloke etmiş oluruz.  Hastalıklarla mücadele etmek yerine, onları tanımalıyız, çünkü hastalık çok iyi bir arkadaş olabilir, çünkü hastalık bize bir şeyler söylemeye çalışır, bizi farklı bir yöne sevk etmek için bizi değiştirir.  Eğer bunu sadece bloke eder ve bastırırsak, çünkü bu daha rahat bir yoldur, o zaman bu aynen arabanızla tatile gidersiniz ve bir süre sonra kırmızı uyarı lambanız yanar, çünkü motorda yağ kalmamıştır, bu sizi rahatsız ettiği için de lambanızın üzerine sakız yapıştırıp kapatmanıza benzer ve en geç birkaç kilometre sonra motoru sararsınız ve bütün arabayı bozarsınız.  Bedenimizi de bu şekilde görmeliyiz.  Son yıllarda çok fazla kimyasal olarak yönlendirildik.  Endüstrileştik ve kimyasallaştık.  Yemek yerken neye dikkat ediyorsunuz?  Vitaminlere, minerallere, diğer elementlere, içinde ne kadar enzim olduğuna, hangi albümin yapılarının ve benzerlerinin olduğuna ve sonuçta bunlar sadece kimyanın konusudur.

“Yaşamsal gıda” kelimeleriyle başlayalım.  “Yaşamsal gıda” demek, yaşam aracı demektir, yaşamın kendisini ortaya koymaz, onun sağlayıcısıdır.  Fakat eğer biz aracı olunacak bir şey kalmayacak şekilde işlemlerle bütünlüğünü bozarsak, o zaman yaşamsal gıdadan da söz edemeyiz, o zaman buna “ölümcül gıda” demeliyiz.  Bu bizim maddeci düşüncemizden dolayıdır, çünkü her şeyi maddeyle ilişkilendiririz, yani kimya ile.  Kimyanın maddeyi saptamasına, fiziğin ise, değiştirmesine rağmen.

Burada söz konusu olan enerjidir ve enerji, bilgiden (enformasyon) başka bir şey değildir ve biz fiziksel açıdan biliyoruz ki, enerji asla yok edilemez.  Eğer enerji, yaşamla özdeşleştirilirse, o zaman bu yaşamın yok edilemeyeceği anlamına gelmektedir.  Burada yaşamın amacını da düşünmeye başlamak zorundayız.  Prensipte hepimiz kendimizi gerçekleştirmek, şuurumuzu genişletmek için buradayız.  Burada gerçek doğa bilimine, yani matematiğe geliyoruz.  Bunun adı neden “Matematik”tir.  “Ma” madde, “te” tanrısal, “mati” ruhsallık.  Bu mükemmel bir üçgen ortaya koymaktadır.  Bu matematik, henüz bilim tanrısal öğretiden ayrılmadığı zaman ortaya çıkmıştır (oluşmuştur).  Eğer enerjiyi hayat ile özdeşleştirirsek, ki öyledir; o zaman bu, hayatı da yok edemeyeceğimiz anlamına gelir.  Bu üçlü birlik, oluşuma kadar geri gitmektedir ve matematiğin bu üçlü birliği polarize olmak, maddeleşmek için yakaladığı yer, hepimizin bildiği gibi her şeyin başlangıcı olduğu yerdir.  Ve yaşamın amacı, bu birliğe geri dönmektir.

Bu yol için enerjiye ihtiyacımız vardır.  Herkesin bedeninde 100 Watt’lık bir lambayı yakacak kadar çok akım, elektrik vardır.  Biz bu elektrikle ilgilenmekteyiz.  1984 yılında İsviçreli Atom Fizikçisi Dr.  Carlos Rieball, matematiksel olarak hesaplanabilen Naturhoustaute'yi (doğal sabite oranını) keşfederek Nobel Ödülü almıştır ki, biz bununla enerji ve madde arasındaki ilişkiyi matematiksel olarak hesaplayabilmekteyiz.  Yani herhangi bir şeyin maddeleşebilmesi için ne kadar enerjiye ihtiyacı vardır?  Madde titreşen enerjiden başka bir şey değildir.  Bu enerji kendisini o kadar çok yavaşlatmıştır ki, maddeleşmiştir.  Ancak eğer en derindeki çekirdeğe atoma ulaşabilseydik, o zaman dokunulacak hiçbir şeyin olmadığını, her bir hareketin mevcut olduğunu saptardık.

Her şey her an hareket halindedir, bu mantıkla enerji kendini hareket ettirmektir. Bunun için doğal bir oran vardır, bu yaklaşık olarak 1:1 Milyardır.  Buradaki 1 Milyar ölçülebilir enerjinin sadece tek bir birimi, maddeyi maddeleştirebilmek için bulunur.  Şimdi bu ne demektir? Bu insanların aslında sadece gerçeğin bir milyarda biri ile uğraştığı anlamına gelmektedir, yani sadece dokunabildiğimizle. Bizler kalite yerine sadece miktarla uğraşıyoruz. Bu şekilde her şeyde canlılığa dikkat etmeyi unutuyoruz. Örneğin henüz yeni bir yavru dünyaya getirmiş ineğin sütünü ele alalım. Sütü alalım ve pastörize edelim ki dayanıklı olsun ve iki saat sonra bu pastörize edilmiş sütü yavru ineğe içirelim. Bunu yapmadan önce tabii ki sütü biyokimyagerlere inceletelim. Bu pastörize işlemi ile hiçbir şey kaybetmediğimizi saptarız, aynı miktarda kalsiyum ve aynı miktarda albümin vardır içinde ve bu nedenle de ambalaj üzerine her zaman bu yazılır. Şimdi eğer bu inek yavrusu bundan içerse, o zaman bu yavru ilginç bir şekilde 21 gün içinde ölmüş olacaktır.  Bu nasıl olur?  Her şey içinde, kimyasal-analitik olarak hiçbir şey değişmedi. Peki değişen ne? Sütü pastörize ederek, canlılığını aldık, sütteki molekül yapısını bozduk, sütün geometrisini bozduk.  Maddesel olarak baktığımızda sütte her ne kadar hiçbir şey eksik olmasa da, bizim "yaşamsal gıda" dediğimiz ayırıcı özellik eksiktir ve artık o "yaşamsal gıda" değildir. Kendimize ne kadar yaşamsal gıda aldığımızı sormamız gerekir ve eğer miktara dikkat etmektense kaliteye dikkat ederseniz, organizmanın ne kadar az gıdaya ihtiyacı olduğunu saptarsınız Amerika`da `junk-food sendromu` vardır, burada insanlar bir masaya oturmak için bile kendilerine zaman ayırmazlar, ya arabada oturarak ya da bir fast food restaurantından diğerine giderek yemek yerler ve bu şekilde günden güne şişmanladıkça şişmanlarlar.  Her iki saatte bir aynı açlık duygusu oluşur, çünkü beden alması gerekeni almamıştır.

Eğer biz canlılık almazsak, evrim almazsak, o zaman beynimiz haberci maddeler salgılar.  Bu haberci maddeler, bizim gıda almamız gerektiğini bize hatırlatırlar. Aldığımız gıdada canlılık eksikse, o zaman en geç besin değişiminden sonra yine acıkırsınız.  Şimdi enerji bile almadınız, tam tersine enerji çaldınız. Çünkü ölü gıdayı hazmetmeniz için ölçülebilir enerjiye ihtiyacınız vardır.  Bir de bunları hazmetmeniz için şöyle bir uzanmalısınız, aynı aslanlar gibi, çünkü ayağa kalkmak için artık enerjiniz kalmamıştır. Sadece bir elma yeseydiniz, o zaman ayık olurdunuz, canlı olurdunuz.